|
Giriş
Markalaşma, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülke firmalarının
dünya pazarlarında yer sahibi olma ve ticaret hacmini arttırma
bakımından çok önemli bir unsur haline gelmiştir. Pek çok firma
markalaşmak için yüksek reklam giderlerini göze almakta ve piyasada
adlarını markalaştırmaya yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar.
Markalaşmanın önemini açıklamadan önce marka tanımından kısaca
bahsedecek olursak, marka 556 sayılı markaların korunması hakkındaki
kanun hükmünde kararnameye göre, bir teşebbüsün mal veya
hizmetlerini bir başka teşebbüsün mal veya hizmetlerinden ayırt
etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler
şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi
çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı
yoluyla yayınlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaretleri
içerir. Amerikan Pazarlama Birliği tarafından ise, marka; “bir
satıcı ya da satıcılar grubunun ürünlerini ya da hizmetlerini
tanımlamaya ve rakiplerinden ayırmaya yarayan isim, sembol, terim
işaret veya desen veya bunların kombinasyonu” olarak tanımlanmıştır.
Bu resmi tanımlamalar haricinde yaklaşık olarak 1000’e yakın marka
tanımı bulunmaktadır. İnsanların birçoğu markayı müşterilerin bir
ürün, hizmet, ticari unvan veya imajla ilgili bir fikir ürünü olarak
tanımlarlar. Bunun yanında markayı diğer birkaç popüler ifade ile
değerlendirirsek; kullanım sağlayacak güvenilen ve inanılan bir
ürün, hizmet ideali veya istenen tatmin düzeyini temsil eden değer,
müşterinin kalbinde ve zihninde oluşturduğu bir yaşam biçimi,
ekonomik bir varlık vs… Kısacası, marka, satın alınacak olan
ürünlerin güvenilir olması, kalitesinin güvence altına alınması
anlamında bir vaattir, salt rekabetten daha iyi bir şekilde
tüketicileri hedefleyen bir tekliftir. Marka, bir değere sahiptir ve
bu özelliği ile soyut bir kurumsal aktiftir.
Üreticiler ve Tüketiciler Açısından Marka
Marka
tanımlamasını yaparken alıcı-satıcı gibi çok önemli bir unsur göz
ardı edilmemelidir. Bu iki aktör, koşulları, görüş açıları, beklenti
ve ihtiyaçları farklı olsa da direk marka ile ilintilidir. Bu
yönüyle markayı birbirinden ayrılmaz dört ana öğe ile tanımlarız:
Tatmin, İlişki, Beraberlik ve Hikaye. Yani bir marka, müşterinin bir
ürün ya da hizmeti satın alma ve kullanım sürecinden beklediği ana
tatmin,
bu ürün veya hizmetin pazarlama faaliyetlerinde etkileşimde
bulunarak oluşturduğu
beraberlik,
bu beraberliğin sonucu olarak doğan bir alıcı-satıcı
ilişkisi
ve tüm bunların tıpkı insan yaşamı gibi doğma, büyüme ve gelişme
gibi olaylar bütünü sonucu ortaya çıkan bir
hikayedir.
Marka kullanımının hem üreticiler hem aracı firmalar hem de
tüketiciler için küçümsenemeyecek yararları vardır. Üreticiler
açısından marka, talep yaratmada, malı alıcılara çekmede, mala
bağlılık yaratmada, üreticilerin piyasaya yeni mallar sürerken
zorlanmamasında önemli rol oynar. Aracı firmalar açısından
baktığımızda marka siparişlerin işlenmesinde, taklit veya kopya gibi
haksız rekabete karşı korunmada, müşterilerin bağımlılığını
arttırmada ve pazarın bölümlenmesini kolaylaştırmada önemli rollere
sahiptir. Son olarak, tüketiciler açısından marka; malın kolaylıkla
tanınmasını sağlar, ürün kalitesi hakkında tüketiciye fikir ve
güvence verir, malın iadesinde kolaylık sağlar ve bu sayede
tüketicinin otomatik olarak korunmasını sağlar. Tüm bu özellikleri
ile marka, tüketiciyi, üreticiyi ve aracı firmayı koruyan kurumsal
bir yapıdır.
Markalaşmanın Tarihsel Süreci
Markalaşmayı ve marka adlarını ortaya çıkaran en önemli sebep
üreticilerin, ticaret ve tüketiciler üzerinde bir denetim ve
etkinlik sağlama gereksinimidir. Bu gereksinimin tarihsel sürecine
baktığımızda, sanayi devrimi döneminde üreticilerin markasız
mallarını toptancılara daha ucuza satmak zorunda olduklarını
görmekteyiz. Bunun ana nedeni üretici ve tüketici arasında iletişim
sürecinin iyi işlememesidir. Üreticinin kendisini ön plana çıkaran
en büyük gelişme teknolojik ilerleme ve talep artışıdır. Bu etkenler
sayesinde üreticiler yatırım ve reklam ile toptancıların gücünü
kırma fırsatı elde etmişlerdir. Talebi sürekli kılma ve pazarın
dinamiğini oluşturma bakımından reklamın büyük önemi vardır. Bu
süreç içinde üreticiler toptancılara, ürünlerinin dağıtımı için en
iyi olanakları sunmakla uğraşmışlar ama bu da karda bir sıkışmaya
sebep olmuştur. Bu durumu aşmak için ürünlerini farklılaştıran
üreticiler, ürünlerine adlar vererek, koruma için patentler alarak,
ürünleriyle tüketiciler arasında toptancılar ve perakendeciler
üstünde bir ilişki kurmaya başlamışlardır. Marka yatırımının
başlangıcı olarak değerlendirilebilecek bu süreç içinde yaratılmış
ve günümüzde de varlığını sürdüren birkaç markaya Levi’s(1873), Coca
Cola (1886) ve Maxwell Hause (1873) gibi markaları örnek
verebiliriz. Marka bu gelişim sürecinden sonra ürünü niteleyen,
tanımlayan, diğerlerinden ayırt edici bir karakter olarak
tanımlanabilmektedir.
Pazarların üretici pazar olduğu, tüketimin üretimce yönlendirildiği
zamanlarda, üreticiler mallarını sadece fiziksel şeyler olarak
algılamışlardır. Bu bağlamda mal ile marka arasındaki farklılık
ilkel pazarlar ile günümüzdeki pazarlar arasındaki farklılık ile de
açıklanabilir. İlkel pazarlar döneminde bir şişe süt sadece fiziksel
ve işlevsel özelliği ile değerlendirilmekteydi. Daha sonraları
pazarın gelişmesi ile birlikte üreticiler güçlenmiş, ürünlerini
markalama sürecine girmiş, marka adı ve logolar ile ürünlerin
farklılaştırılması temel bir araç haline gelmiştir.
Markalaşma Kültürü
Pek çoğumuz “marka” dediğimiz kavramın sadece bir ürün logosu ya da
bir kutunun üzerindeki amblemden çok daha fazlası olduğunu çok iyi
biliyoruz. Markayı yaratan fikir ve uygulamaların, bir firmanın
kişiliğini, gelecek projelerini, sektördeki konumunu tümden
belirleyecek konumda olması markalaşa anlayışını daha da ön plana
çıkaracağı artık kesinleşmiş durumda. Markalaşmanın önemini arttıran
şeyler sadece bir firmanın kendi ürününü tutundurma çabalarının bir
sonucu olarak görülmemelidir. Firmanın ya da sektörün dışında oluşan
kimi gelişmeler de markalaşmaya yaşamsal önem arz etmektedir (Dünya
Ticaret Örgütünün tekstil ticareti kotalarını kaldırmış olması
gibi). Bu tarz gelişmeler hem iç hem de dış pazarlarda rekabeti daha
da körükleyecek, bu da elbette markalaşan veya marka yaratan
firmaların yarışta bir adım önde başlamasını sağlayacaktır.
Yurtiçinde ya da yurtdışında marka olabilmiş, ürünü tanınmış ve
güvenilir bir marka haline getirebilmiş irili ufaklı tüm firmalar,
kendilerinden kat kat fazla üretim hacmi ve istihdamı olan ama
markalaşmamış firmalardan çok daha yüksek kar marjları elde edip,
sadece markaları üzerinden büyük bir artı değer yaratmaktadırlar. Bu
farkı yaratan şey ise, kalite ve güvenilirlik konularında kendini
ispatlamış bir marka yaratabilmekte yatmaktadır. İş sadece kalite ve
güvenilirlikle bitmemektedir elbette. Kimileri kaliteyi ön plana
çıkarıp bunun markalaşma için yeterli olacağı hatasına düşmekte ve
bu da markalaşmadan beklenen yararın hüsranla sonuçlanmasına neden
olmaktadır. Markalaşma kültürünü yaratan şey, tüm kurumsal
stratejilerinin bir bütün olarak ürüne odaklanması sonucu
oluşmaktadır. Bu anlamda markalaşma kültürü markalaşma
stratejilerinin toplamından ibarettir. Kalite, yönetim, pazarlama,
finans, müşteri ilişkileri stratejileri bir bütün olarak bir markayı
yaratmaktadır.
Marka Tescili
Türk hukukunda markalarla ilgili yasal düzenleme olan 556 Sayılı
Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ de markanın
tanımı yapılmamakla beraber, KHK.’nın 5. maddesinde marka niteliğine
sahip olabilecek işaretler sayılmış ve nelerin marka olabileceği
belirtilmiştir. Bu durumda marka “bir teşebbüsün mal veya
hizmetlerini bir başka teşebbüsün mal veya hizmetlerinden ayırt
etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler,
şekiller, harfler, sayılar, malları biçimi veya ambalajlarının gibi
çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı
yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaretleri
içerir” hükmünden anlaşılacağı üzere bir teşebbüsün diğer
teşebbüsten ayırt etmesini sağlaması koşuluyla her türlü işaret
marka olarak kabul edilebilecektir.
6. madde de ise KHK ile sağlanan korumanın tescil ile yapılacağı
açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu anlamda 556 Sayılı KHK hükümleri
incelendiğinde markanın özellikle aynı sınıflarda tescilli özdeş bir
marka ya da benzer bir marka ile karıştırılma tehlikesine dayanarak
korumanın ayırt etme ve köken belirtme açısından korumanın
kapsamlarını düzenlendiğini ve bu temel üzerinde KHK’ nın
biçimlendiğini söyleyebiliriz.
Tescilli marka sahibinin marka üzerinde kullanma, lisans verme,
rehin verme, başkalarının markayı izinsiz kullanımını engelleme gibi
bazı hakları bulunmaktadır. Ancak marka sahibinin bu kadar geniş
haklarına karşılık tescil ettirdiği markayı kullanma zorunluluğu da
bulunmaktadır. Markayı kullanma durumlarını tescilli markanın ayırt
edici karakterini değiştirmeden markanın farklı unsurlarla
kullanılması, markanın yalnız ihracat amacıyla mal ya da
ambalajlarında kullanılması, markanın, marka sahibinin izni ile
kullanılması ve markayı taşıyan malın ithalatı şeklinde
sıralayabiliriz. Markanın kullanılmaması durumunda ise KHK’nın 14.
maddesinde belirtildiği gibi, haklı bir sebep olmaksızın markanın
tescil tarihinden itibaren 5 yıl süreyle kullanılmaması veya
kullanıma 5 yıl kesintisiz ara verilmesi durumunda marka iptal
edilir.
Markanın kullanılacak ürün veya hizmetler için, marka
kanunları bakımından tescil edilebilirliği de çok önemlidir ve bu
konuda “ Marka ya da Patent Vekilleri”ne danışılmalıdır. İlgili
marka sadece üretilecek mal veya hizmet için değil, ona yakın
ürünler için de araştırılmalıdır. Örneğin, giyim ürünleri için
araştırılan bir marka, çanta, ayakkabı, kemer gibi diğer giyim
aksesuarları için de dikkate alınarak araştırılması, olumsuz
sonuçlar çıkması halinde bu marka üzerine yatırım yapılmaması
önerilmektedir. Olaya ihracat açısından baktığımızda, eğer
belirlenen marka yurtdışına yönelik olacaksa, bu markanın ihraç
yapılan ülkede de araştırılması, hem ilgili ürünün marka kanunları
bakımından, hem de isim ve işaretlerin seçilmesi bakımından
önemlidir. Genellikle ihracat yapılan ülkenin diline uygun isim ve
işaretlerin seçilmesi bazı sorunlar yaratabilmektedir. Çünkü
kullanılan isim ya da markanın ihracat yapılan ülkede tescilli olma
olasılığı yüksektir. Bu yüzden önce malı üretip, üzerine marka
kondurup ihracat yapmak ve o ülkede tutunup tutunmadığına bakmak
yerine, öncelikle markanın o ülkede tescil edilebilirliğini
sağlamak, para, emek ve vakit kaybını önleyecektir. Ayrıca, marka
başvurusu ya da tescilinden sonra, tescile gerek duyulmayan ama
kendi markanızla benzeşen isim ya da markaların tescilini yaptırmak
da önemlidir. Böylece bu isimlerin başka firmalar tarafından tescil
edilip, ileride resmi olarak tescil taleplerini engellemek için
markanızın benzerlerini belirleyip tescil ettirmek, hukuksal açıdan
sizi haklı çıkaracaktır. Elbette ki bu iş ciddi bir takip sürecini
gerektirmektedir. Bu gibi işler patent ve marka vekillik büroları
aracılığıyla yapılabilmektedir. "Marka İzleme" denilen bu takip
sürecinde, tescil ilanlarına çıkan kayıtların marka vekili
tarafından izlenmesi, ilanlarda markanızla benzeşen herhangi bir
marka tescil başvurusuna rastlanıldığında hemen itiraz edip, benzer
markanın tescilini engelleme şansınız olacaktır. Bu tür tescil
engellemeleri, işlerin büyüyüp içinden çıkılmaz hale gelmesini
önlemektedir. Aksi takdirde başka firmaların benzer markalarının
iptal davaları için adliye koridorlarında başınız çok
ağrıyacaktır, ayrıca patent mahkemelerinin geç kurulması ve
davaların çok uzun sürmesi de bu süreci işkence haline getirecektir.
Görüldüğü gibi markalaşma ve bir marka kültürü yaratmak öyle soyut
sözler ve tanımlamalarla gerçekleştirilebilecek bir konu değildir.
Yukarıdaki gibi daha birçok somut ayrıntı ve uygulama, marka
anlayışını daha doğru, uygulanabilir ve önemsenebilir hale
getirecektir.
Türkiye’de Marka ve Markalaşma
Ülkemizde markalaşmanın en yoğun olduğu sektör Tekstil Sektörüdür.
Özellikle 90’lı yılların başından itibaren firmalar kendi adlarıyla
ve markalarıyla iş yapmaya başladılar. Önceleri birkaç tane kot
markası varken daha sonra ihtiyaçlar ve müşterinin talepleri
doğrultusunda binlerce marka ortaya çıktı. Bu markalar ülkemizde
tutulduğu gibi diğer gelişmekte olan ülkelerde de tanınmaya başladı
fakat markanın piyasada tutunabilmesi için olmazsa olmaz
prensiplerden vazgeçilmeye başlanınca markaların altı boşalmaya
başladı bu da tekstil sektöründe bir krizden bahsedilmesine neden
oldu. Kriz ortamının oluşmasında markalaşmaya geç başlamış olmamız
ve marka bilincini yeterince sağlayamamış olmamız büyük etkendir. Bu
gecikmenin nedeni ise uzun yıllar, hatta bugün de devam eden
süreçte, fasoncu bir ülke konumundan kurtulamamış olmamızdır. Krizin
ağır etkileri ve kriz sayesinde piyasaya hakim konuma geçen yabancı
firmalar fark edildikçe, üreticilerimiz fason üretimle bir yere
gelinemeyeceğini anladılar. Yabancı markaların ülkede çok iyi
satıldığını, kriz ortamlarında bile bu markaların ayakta
kalabildiğini görünce insanlarımız belirli bir bilinçlenmeyle gerçek
anlamda markalaşmaya doğru yöneldiler. Öncelikle 1995 yılında çıkan
marka-patent kanununun böyle bir yönelişte etkili olduğu
söylenebilir. Çünkü bu kanun, taklit mal imalatına çok ağır cezalar
getiriyor. İş bu noktaya gelince de firmalar taklit marka
kullanmaktansa tamamen kendilerine has olan bir marka oluşturup
bununla pazara girmeyi tercih ettiler. Bunun haricinde fason mal
yapmaktansa markayla piyasaya girmek kazancı ve verimliliği
artırıyor, firmaların uzun süre pazarda kalmasını sağlıyordu.
Firmalar bu gelişmelerden sonra tam anlamıyla marka bilinci ve
kendilerine özgü modeller oluşturamadılar, dolayısıyla sadece
gelişmekte olan ülkelerde kendi markalarını tutturabildiler. Özgün
markalar oluştursalar bile bu markalara yeterince yatırım
yapmadılar, aksine bir firma marka sahibi olduğu zaman öncelikle bu
markaya yatırım yapmalıdır, yoksa sadece bu ismi tescillemiş
olacaktır. İyi tanıtılmış bir marka Pazar payını hiçbir zaman
kaybetmez. Markalı mal satan firma malını 10 liraya satıyorsa,
markasız mal satan firma malını 1 liraya zor satar. Bu da bugün
markanın kendi başına bir değer ifade etmesine ve alınıp satılan
bir ürün olmaya başlamasına neden olmuştur. Öyle ki tanınmış
markaların değerleri bugün milyonlarca dolarlarla ifade ediliyor.
Bir firma batsa bile, elindeki markayı kiralama veya satma yoluna
giderek para kazanabilir. Hazır bu konuya girmişken kısaca marka
değerinden de bahsedecek olursak;
Marka Değeri
Günümüzde artık işletmelerin piyasa değerini oluşturan
önemli bir varlık olarak görülen marka değeri, bir markayla, o
markanın adıyla, simgesiyle bağlantılı ve bir firmaya veya firmanın
müşterilerine ürün ve hizmet yoluyla sağlanan değeri artıran ya da
azaltan aktifler ve pasifler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Marka
değeri böylece markanın pazarlanması sonucu, marka bilgisinin
farklılaşmasını da beraberinde getirmektedir. Marka değeri,
gelecekteki nakit akışının bugünkü değeri, nakit akışının derecesi,
meydana gelişindeki hız, var oluşundaki süreklilik ve bunların
gelecekteki geri dönüşlerinin riskleri gibi unsurları da
etkilemektedir. Kuvvetli bir marka ile zayıf bir marka arasındaki
fark, kuvvetli bir marka değerinin yukarıda belirtilen unsurlarla
pozitif ilişkisi bulunmasıdır. Genel olarak marka yönetiminin amacı,
şirketin nakit akışının derecesinin yüksek, nakit sağlama
potansiyelinin hızlı, markasının dayanıklı olmasını ve nakit
akışlarının beklenen risklerden minimum şekilde etkilenmesini
sağlamaktır.
Sonuç
Marka kavramı geçmişten bugüne basit anlamda aynı işlevini, yani
diğer ürünlerden kendisini ayıran bir logo, şekil v.b. gibi
kendisini göstermeye devam etse de, tüketim toplumumuz içinde
kendisine artık çok daha farklı bir yer edinmiş, birey ile bir
birliktelik (bireyi tamamlayan ve hatta bireyi birey yapan) içinde
kendisine yer edinmiş bir kavram haline gelmiştir.
İşletmeler açısından, güçlü bir marka yaratabilmek, yüksek pazar
payı ile birlikte yüksek satış ve kar anlamına gelmektedir, yani
marka satılabilir bir değer olma özelliği kazanmıştır. Bir diğer
önemli durum ise markanın tüketiciler üstünde bıraktığı sadakat
duygusudur. Dağınık hale gelen medya ortamında, ağırlaşan rekabet
koşulları içinde bu duyguyu yaratmak zorlaşmış ve markanın bu görevi
büyük önem kazanmıştır. Bütün bu sebeplerden ötürü “güçlü bir marka”
yaratmak işletmeler açısından olmazsa olmaz bir durum halini
almıştır.
Marka koruması ve markalaşma kültürünün yerleşmesi için, tescil ve
patent uygulamalarına öncelik verilmesi önemlidir. Aksine markayı
sağlam bir temele oturtmadan yapılacak tüm reklam ve tanıtım
süreçleri olumsuz sonuçlara, istenmeyen maliyetlere yol
açabilecektir. Marka yaratırken bir bütünlük içinde pazarlama
uzmanları, marka vekilleri ya da patent uzmanları ile eşgüdümlü
çalışan bir firma yönetim kadrosunun oluşturulması (Özellikle
pazarlama ve satış birimleriyle) firma ölçeğinde bir markalaşma
atmosferi ya da kültürü oluşmasını sağlayacaktır. Ülke ekonomisi
ölçeğinde bu kültürü yakalamak ise tüm yurttaşların, devletin,
ekonomik birimlerin ortak çabasıyla mümkün olacaktır. Dünyada
ekonomik rekabetin bir savaşa dönüştüğü bu ortamda, firmalarımızın
gerek AB ülkeleri gerekse diğer gelişmiş ekonomisi olan ülkelerin
piyasalarında var olması ve tutunabilmesi için kendi markalarımızı
yaratmak ve markalaşmayı teşvik etmekten başka yolumuz yok gibi
görünmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
-
24.06.1995
Tarihli 22326 Sayılı Resmi Gazetede Yayımlanan Markaların
Korunması Hakkında 556 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname,
-
09.04.2005
Tarihli 25781 Sayılı Resmi Gazetede Yayımlanan Markaların
Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Uygulanmasına
Dair Yönetmelik,
-
Cumhur
Akbulut - Markasız Olmaz! 10.03 2007 Tarihli Makalesinden,
-
Av. Ali
Çavuşoğlu Adres Patent Genel Müdürü Markasız Olmaz Adlı
Makalesinden,
-
Ali Türker
Pirtini - Denetçi / S.M.M.M 18 Ekim 2005 Yapılan Son
Düzenlemeler Çerçevesinde Marka Tescilinde Başvuru Süreci.
|